Güya Kimin Şarkısı? Toplumsal Normlar, Cinsiyet Rolleri ve Kültürel Yansımalar Üzerine Bir Sosyolojik Analiz
Toplumsal yapıların bireyleri nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalışan bir araştırmacı olarak, bir şarkının bile toplumun aynası olabileceğini sık sık düşünürüm. “Güya kimin şarkısı?” diye sorulduğunda, bu soru yalnızca müzikle değil, aynı zamanda kültürel kimlik, toplumsal normlar ve cinsiyet rolleriyle ilgilidir. Çünkü her şarkı, bir bireyin sesiyle söylense de arkasında toplumsal bir bağlam, bir ideolojik yönelim ve kolektif bir hafıza taşır.
Toplumsal Normların Ezgisi: “Güya”nın Anlam Katmanları
“Güya” kelimesi Türkçede hem ironi hem de şüphe barındırır. Bu ifade, bir davranışın ya da sözün samimiyetine gölge düşürür; “sözde” anlamı taşır. Dolayısıyla “Güya kimin şarkısı?” sorusu, bir aidiyet sorgulaması kadar, bir toplumsal eleştiridir de.
Toplum, bireylere belirli roller atfeder: Kadın duygusal, erkek akılcı; kadın anlatır, erkek sahiplenir; kadın hisseder, erkek üretir. Bu bağlamda, “güya” ifadesi, sözde sahiplenmelerin ya da duygusal emeğin görünmezliğinin sembolüdür. Bir şarkı, bir duygunun ürünü olsa da, o duygunun kimin tarafından sahiplenildiği genellikle toplumsal güç dengeleriyle belirlenir.
Erkeklerin Yapısal, Kadınların İlişkisel Dünyası
Sosyolojik açıdan erkekler genellikle yapısal işlevlere odaklanır. Toplumsal düzenin sürekliliğini, statülerin korunmasını ve sistemin işlerliğini sağlarlar. Kadınlar ise ilişkisel bağlar kurarak toplumsal dokunun duygusal bütünlüğünü taşırlar. Bu fark, hem ailede hem sanatta hem de kültürel üretimlerde kendini gösterir.
Bir erkek, bir şarkıyı sahiplenirken onun “yaratıcısı” olmayı vurgular; bir kadın ise o şarkıyı “hisseden” taraf olarak yaşar. Bu durum, toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel pratiklerde nasıl yeniden üretildiğini gösterir. Şarkı kimin duygusundan doğmuş olursa olsun, toplum onu erkeğin üretimi, kadının ise duygusal katkısı olarak kategorize eder.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir şarkı, sadece söyleyenin midir, yoksa hissedenin de payı var mıdır? “Güya kimin şarkısı?” sorusu, işte bu duygusal ve yapısal mülkiyetin arasındaki sınırı sorgular.
Toplumsal Hafıza ve Müzik: Kimin Hikayesini Dinliyoruz?
Her toplumda müzik, ortak duyguların taşıyıcısı olarak işlev görür. Anadolu kültüründe türküler, çoğu zaman kadınların sessiz çığlıklarını, bastırılmış öfkelerini ya da özlemlerini anlatır. Ancak bu türküler, genellikle erkek sanatçılar tarafından yorumlanır.
Bu çelişki, müziğin toplumsal hafızadaki cinsiyetli doğasını gösterir. Kadın duygusunun sesiyle yazılan bir söz, erkek egemen kültürel yapıda yeniden şekillenir. “Güya kimin şarkısı?” tam da bu noktada bir aidiyet eleştirisine dönüşür: Duygular kadınların, ama sahne erkeklerin.
Bu durum yalnızca müzikte değil, toplumsal temsillerin çoğunda görülür. Kadınlar duygusal deneyimlerin anlatıcısı olsalar da, bu deneyimler erkek odaklı kültürel düzenin içinde yeniden tanımlanır. Böylece toplumsal cinsiyet, hem görünür hem de görünmez hale gelir; duygular kamusallaşır, ama mülkiyeti el değiştirir.
Günümüz Kültüründe “Güya”: İroninin Sosyolojisi
Modern toplumda “güya” kavramı, sadece alay değil, aynı zamanda sorgulamanın dili haline gelmiştir. Sosyal medyada, gündelik konuşmalarda ya da popüler kültürde “güya” diyerek ifade edilen her şey, aslında toplumsal normların esnemesine karşı bir tepki taşır. “Güya feminist”, “güya romantik”, “güya aşık” gibi ifadeler, bireylerin kendi kimliklerini savunurken karşılaştıkları direncin ironik bir yansımasıdır.
Bu bağlamda, “güya kimin şarkısı?” sorusu artık sadece müziği değil; aidiyet, temsil ve görünürlük meselelerini de tartışmaya açar. Toplumun değişen yapısı içinde erkeklik de kadınlık da dönüşmektedir. Erkekler artık duygularını gizlemeden ifade etmeye başlarken, kadınlar üretim alanlarında daha fazla söz sahibi olmaktadır. Ancak bu dönüşümün tam olarak eşitlikçi bir zemine oturup oturmadığı hâlâ tartışmalıdır.
Sonuç: Her Şarkı Bir Toplumun Aynasıdır
Sonuçta, “Güya kimin şarkısı?” sorusu yalnızca bir mülkiyet tartışması değil; toplumsal yapının iç sesidir. Şarkılar, duyguların olduğu kadar güç ilişkilerinin de bir ürünüdür. Erkeklerin yapısal işlevlerle düzeni sürdürdüğü, kadınların ilişkisel bağlarla toplumu taşıdığı bir kültürde, her melodi hem bireysel hem de kolektif bir hikaye anlatır.
Belki de asıl mesele şudur: Bir şarkının kime ait olduğu değil, kimin kendini o şarkıda bulabildiğidir.
Okuyucuya soralım: Sizce “güya kimin şarkısı”? Söyleyenin mi, yazanın mı, yoksa dinleyenin mi?
Bu sorunun cevabı, sadece müziği değil, toplumun kendini nasıl gördüğünü de ortaya çıkaracaktır.